Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip?”

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”
expand

KAYNAKBetül Memiş / Cnnturk.com

Fransız sosyolog ve siyaset bilimci Dominique Schnapper, “Bizim kuşağımızın en büyük meydan okuyuşu, tarihsel insanın evrenselcilik boyutu taşıdığını düşünmesidir. Sosyolojik kapsam, kolektif davranışların belirlenimciliği ile insanların özgürlüğünü, kültürlerin ve toplumsal durumların göreliliği ile insanlık durumunun evrensel boyutunu kaçınılmaz bir gerilim içinde bütünleştirerek kendini oluşturmalıdır.” diyor ve ekliyor: “Aynı biçimde modern toplum da, insanların yaşamlarındaki özelliklere saygı gösterirken, bilimsel aklın ve yurttaşlığın evrenselliğine onların da katılması için gereksinim duydukları olanakları onlara vermelidir: Tarihsel koşullar, insanlar arasında gözlemlenen farkların ayırtına varma imkânı verdikçe, modern toplum da paradoksal bir evrenselciliğin temellerini atabilir: İnsanın tarihleşmesine yönelik evrenselcilik. Modern evrenselcilik, sosyoloji düşüncesinin katkıda bulunduğu tarihsel insanın evrenselciliği değil midir?”

Giriş taksimimize selamını veren Schnapper’ın (İstanbul Bilgi Üniv. Yay. / Ayşegül Sönmezay çevirisi) Antikçağ’dan günümüze uzanan “farklılık” serüvenini ve “öteki”ni düşünme yollarını yeniden irdelememizi sağlayan “Öteki ile İlişki / Sosyoloji Düşüncesinin Özünde” adlı, 610 sayfalık kitabındaki şu soru bir bakıma cevap niteliğindedir: “Ötekilerin geleneklerini ve değerlerini yargılarken kendi geleneklerimizi ve değerlerimizi ölçüt alıyoruz; oysa bunlar, başka pek çoklarının yanında yalnızca olası tercihlerden biri değil mi?” Kitabı son günlerde yeniden okuma mesaime düşürense; “Bay Golyadkin, öteki Bay Golyadkin’e şöyle mırıldanıyordu: Nedir kişilikli olmak? Evet, Yakov Petroviç, seninle benim kişilik sahibi olmamız ne anlama geliyor?” diyen Fyodor M. Dostoyevski’nin / (yeni haliyle, ki yeni hal derken, kesinlikle orijinal söylemiyle) Emin Alper’in “Öteki”si…

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

“İstediğim şey huzur, gürültü patırtı değil diye devam etti Bay Golyadkin, öteki insanlarla beraberken nasıl yaltaklanıp, yerlere kadar selam verilir bilmeniz gerekir… Bu toplumda sizden beklenen bir harekettir. Sözcük oyunları ve güzel iltifatlar yapmak zorunda kalırsınız, sizden bunları beklerler. Ama ben bunları beceremem doktor. Bu kurnazlıkları hiç öğrenemedim, öğrenecek zamanım olmadı. Ben basit ve sade bir adamım. Benim gösterişim yoktur. Bu durumda pes ederim yani kendimi bırakırım… Ben küçük bir adamım, bunu siz de biliyorsunuz ama küçük bir adam olmaktan utanmıyorum. Tam tersine doktor, açık konuşmak gerekirse ben küçük bir adam olmaktan gurur duyuyorum. Entrikacı olmamak bir başka gurur duyduğum özelliğim. Sinsiliğim yoktur, her şeyi gizlemeden açık açık yaparım. Oysa kötülük yapmayı da becerebilirim… Ama bu tür şeylerle kendime leke sürdürmem.” Şu cümlelerin tarifindeki efsunun bugün hâlâ geçerliliğini koruyor olması Dostoyevski’nin “usta insan işçisi” olduğunun bir başka ispatı; fakat acıdır, insanyavrusunun 350 bin yıllık serüveninde değiş(e)mediğinin de göstergesi!

 Vaktinde, “Öteki” novellasıyla ilgili -olumsuz- eleştirilere karşı abisine yazdığı mektupta Dostoyevski’nin cevabı manidardır: “Onlar (eleştirmenler) sonunda “Öteki”nin gerçekten ne olduğunu görecekler. Birinci sınıf bir fikri, ilk benim keşfettiğim ve benim bildirdiğim, toplumsal önemi bakımından gerçekten muhteşem bir tipi niçin bırakacakmışım ki?”

“Öteki” bugüne kadar pek çok kez tiyatroda ve sinemada endam etti; ama bu defa sinema dünyasının usta ismi (yönetmen, senarist, yapımcı ve akademisyen) Emin Alper’in yorumu / yönetimi ve uyarlamasıyla karşımızda… İlk tiyatro uyarlamasında üstat Alper, 1846’ların Petersburglu, 9. dereceden memur Yekov Petroviç Golyadkin’ini, 2024 hemhalinde Kayseri’den İstanbul’a gelmiş, beyaz yakalı Burak Çıplak karakterine dönüştürmüş. Uyarlamanın sorusu ise çok net, ki cevabı insanda anksiyete nöbetine icazet verse de: “Karşınıza size tıpa tıp benzeyen biri çıksa ne hissedersiniz?”

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

Luz Yapım prodüksiyonunda tiyatroseverlerle buluşan, özgün uyarlaması ve farklı sahne deneyimiyle dikkat çeken kara komedi oyunda, Cem Yiğit Üzümoğlu, Erdem Şenocak, Derya Karadaş ve Gökhan Yıkılkan rol alıyor. Oyunculukların şahlandırdığı (ki özellikle tiyatroda 2009’da, Seyyar Sahne çatısı altında, Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” romanındaki Hikmet Benol karakteriyle hafızalara derin bi çentik atan Erdem Şenocak’ı seyredalmayı çok özlemişim) muazzam bir seyirlik sunan oyunun, sahne tasarımı Deniz Göktürk Kobanbay, ışık tasarımı Ahmet Sesigürgil, ses tasarımı Okan Kaya imzasını taşırken, yapımcılığını ise Nisan Ceren Özerten üstleniyor.

Oyunu, 1 ve 29 Mart saat 21.00’de İstanbul Maximum Uniq’te; 8 Mart’ta Ankara’da MEB Şura Salonu’nda; 16 Mart, saat 16.00 ve 20.30’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde; 27 Mart, saat 20.30’da Enka Oditoryumu’nda dikize yatabilirsiniz. (Es notu: Oyun fotoğrafları Aslı Çelikel’e ait.) Ajandaya notlar alındıysa, fonumuza da -her daim hastası olduğum- Patti Smith’in “People Have The Power” şarkısını döşeyip, “Öteki”nin yaratıcıları Emin Alper, Deniz Göktürk Kobanbay, Ahmet Sesigürgil ve Nisan Ceren Özerten ile yaptığımız röportaja geçebiliriz. Hazırsanız, başlıyoruz!

 “Türkiye tiyatrosu parlak ve heyecanlı bir dönem yaşıyor”

· İzninizle sondan başlamak isterim… Filozof Theodor W. Adorno’ya göre, “İnsanın doğaya egemen olması, ilerleme değildi; teknolojinin mistifikasyonu ile gelişme, gerilemeye dönüşmüştü. İnsanların bilinçleri reel toplum sistemlerinin mantığı ile belirlendiği için, egemen kültür endüstrisi tek tek bireyleri kuşatmıştı…” Sanat tarihçisi Joseph Emile Müller ise manidar bir tanımla noktayı koyuyor; bugün artık, bir eserin sosyal görevini yapması için, büyük sanat değerlerine sahip olmasına gerek olmadığını, örneğin, bir rejim, şefinin resmini halka tanıtmak istediği vakit, ona gerekli olan şeyin, sanat bakımından hakiki ve güzel bir portre değil, fakat saygı uyandıran ve şartlara göre, korkunç veya sevimli olan bir para resmidir, “ama yine de sanatçı, her zaman, toplumun ondan yapmasını istediği görevin üstüne yükselmeye çalışmıştır”… Perspektifi biraz uzaklaştırıp, üstatların bu tarif ve tanımlarının yamacında, bugün yaşadığımız dünya gidişatına bakınca; sizin, “2023 Z Raporu”nuzdan ne çıkar? Ve Türkiye sanatına veya tiyatrosuna dair 2024 yılı (kısa ve uzun vadede) öngörünüz ne olur?

Ahmet Sesigürgil: Açıkçası 2023’ü, 2019-2020’de başlayan ve hiç bitmeyen bir yılın devamı olarak görmekten kendimi alıkoyamıyorum. Ekonomik, siyasi, sanatsal anlamda taşın üstündeki yedi küsur milyardır yalpalar gibiyiz. Konvansiyona ait değerler, üretim şekilleri, tüketim biçimsizliği tabii ki somut anlamda değişiyor. Ve yine tabii ki konvansiyonun kuşağı bizlere bu ve benzerleri ters geliyor. Ne var ki, öte tarafta teknoloji de kendince bir planlar yapıyor gibi ve fişini çekmek veya yön verebileceğimizi varsaymak fazlasıyla iyimser gözüküyor. Genel yargımız yozlaşan toplumlar ve üretmenin ve tüketmenin anlara sıkıştığı bir dönem… Bu ikisinin ilişkisine yakından bakınca, çoğumuza kakofoni ya da sapıkça benimsenmiş bir dadaizm gibi gözükebilir. Ben öyle düşünmüyorum, en azında iyimser kalmayı tercih ediyorum. Öncelikle yapay zekâ desteği doğru ellerde kesinlikle üretken ve verimli olabilir. Daha da önemlisi, ve “peki, ya içerik!?” arkadaşlarımıza destek olarak ise; yapay zekânın getirdiği genel estetiğin ve “çeşitliliğin” insanları yoracağını ve alternatif olarak çok daha samimi performanslara, fiziksel insana ve elle üretildiğine emin olunan yaratımlara sınırlı ama yoğun bir talep oluşacağına inanıyorum ki bence bu durum hali hazırda gözlemlenebilir bile. Bu da umarım bizi bir süre daha işe yarar kılar. Sonuçta tek korkumuz da bu değil mi?

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

Deniz Göktürk Kobanbay: 2023 Z raporuna baktığımda sinema, tiyatro ve birçok sanat dalında bireyin algısının, artık dakikalara inmiş konsantrasyon süresinin tanrılaştırıldığı, çoğu “sanatsal” üretimin bu bilgiyle domine edildiği, tam da bu sebeple içerikleri sağlam temellere dayan(a)mayan ve kalıcılığı olmayan “eserlerin” üretildiğini düşünüyorum. Elbette ki hiçbirimiz bireysel üretimler yapan sanatçılar değiliz, kolektif bir çalışma sonucunda amaç olabildiğince kitlelere ulaşabilmek. Ama kitlelerin beklentileri veya görme biçimleri içeriklerin içini bu kadar boşaltmalı mı, en çok sormamız gereken soru bu bana göre.

Nisan Ceren Özerten: Kapsamı çok geniş bir soru, ancak ben biraz daraltarak kendi izleyici, dinleyici perspektifimden yanıtlamayı deneyebilirim. İlginç bir şekilde hem niceliksel anlamda üretimin patladığı hem de vasatın neredeyse genel değere dönüştüğü ilginç bir çağda yaşıyoruz. Sanatsal üretime dair bu özgürlük heyecan verici olmakla beraber içeriğin niteliksel kıymetinin esas olduğunu hatırlatıyor bize. Türkiye tiyatrosu parlak ve heyecanlı bir dönem yaşıyor kanımca, ancak aynı şekilde sayısal artıştan ziyade, yaratıcı tarafa ve işin niteliğine, manasına, derinliğine odaklanmamız gerektiği düşünüyorum.

· Gelelim, “Bay Golyadkin yalnızca kendinden kaçmak istemiyor, bir daha geri dönmemek üzere ortadan kaybolmak istiyordu” diyen Dostoyevski’nin 1846’da yayımlanan novellası “Öteki” ile hemhalinize ve yolculuğunuza; sürecin doğuşunu anlatır mısınız? Sizi tiyatro sahnesinde bu metni canlandırmaya heves ettiren etmenler nelerdir? Ve bu süreçteki hissiyatınızı fotoğraflamanızı istesem, ortaya nasıl bir fotoğraf çıkar?

Emin Alper: Yapımcımız Nisan Ceren Özerten ile birkaç metin üzerine konuşuyorduk. Bir gece aniden aklıma “Öteki” geldi. Sanırım aklıma düşmesindeki ilk neden “birbirine tıpatıp benzeyen” iki karakteri tiyatro sahnesine taşımanın zorluğu ve meydan okuyucu tarafıydı. İki birbirine benzemeyen oyuncuyu, her iki karakterde de görmenin ilginç olacağını düşündüm. Tabii bunun ötesinde “Öteki” sevdiğim bir roman ve fikri de çok cazip buluyorum. Yani edebiyatta da örneklerine çok rastladığımız “ikizlik”, nam-ı diğer “doppelganger” fikri bana sorarsanız çok verimli bir fikir ve Dostoyevski de bu romanında gotik / fantastik edebiyata ait bu ögeyi Gogolyen bir öykü geleneğinin içine yerleştirerek son derece özgün bir şey yapıyor. Gogol zaten hayran olduğum başka bir yazar. Romandaki karanlık unsurları daha fazla Gogolyen bir mizaha doğru yöneltmenin de heyecan verici olacağını düşünüp, bu novellada karar kıldım.

Ahmet Sesigürgil: 16-35 yaşlarım arasında izleyebildiğim her oyunu izledim desem yeridir. Ayrıca özellikle söz konusu tasarım ise bütün sahne sanatları bence sinemadan daha gizemli ve havalı. Sinema her anlamda çok kontrolcü ve fena yalancı bir üretim biçimi… Ya da şu noktada bana öyle geliyor. Ne var ki, sahne dediğimiz şey çok limitli ve canlı. Kesinlikle daha yaratıcı olmanız gerekiyor ve seyirciye sevabıyla, günahıyla çok daha yakınsınız. Tiyatro dünyası dışarıdan biraz kapalı gözüküyor, bu yüzden yıllarca uzaktan ürkek ürkek izlemek zorunda kaldım. Bu sebeple, beni önce seneler sürecek “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” macerasına, akabinde de Alice’in çekimi için arayan ve dünyasını açan, dünyamı merak eden Serdar Biliş’in yeri çok ayrı. “Öteki” ise bambaşka bir macera… Bu sefer zaten fikrine, disiplinine, sürecine aşina olduğum, bir değil, iki değil, üç arkadaşım vardı. Emin Alper zaten bizim coğrafyanın ve kuşağın tasdiklenmiş güçlü bir kalemi ve hikâyecisi, öte tarafta ise dünyayı yeniden tasarlaması gerekse sadece ne kadar zamanı olduğunu soracak Deniz Kobanbay. Üçüncüsü ise tanıdığım en farklı konularda uzmanlık sergileyebilen Deniz Savaş Ertan. Bir de sadece bütün bu deliliği izleme zevkine karşılık, 4 filmciyle tiyatro yapmak riskine girebilecek Nisan Ceren ve tatlı ekibi de olunca yolculuk şahane geçti. Bu durağımızın takdiri de her zaman ki gibi seyircisine kalmış.

Deniz Göktürk Kobanbay: Esasında eğitimim tiyatro dekor ve kostüm tasarımı üzerine. Yirmi yedi yıllık meslek hayatımda tiyatro hep ihmal ettiğim çocuğum gibiydi. Serkan Altunorak ve Çağ Çalışkur’un ısrarıyla kendimi tekrar öğrenci gibi hissettiğim, ihmal ettiğim tiyatroya geri dönmüş oldum. Emin ile zaten yıllara dayanan bir sanatsal yolculuğumuz var. Ne zaman bir şeyler yaratmaya çalışsak birbirimizin aklının içinde gibi hissedebiliyoruz ki bu çok nadir yakalanan bir hal. Emin Alper ve Ahmet Sesigürgil ile çalışmak yeni keşifler yapmanın ve özgürce hayal kurmanın garantisi benim için. Bir de güzel dostluğumuz… Onu anlatmak için kelimeler yetmez.

Nisan Ceren Özerten: “Öteki”nin yolculuğu aslında benim Emin Alper ile çalışma isteğim ile başladı. Yönetmenliğini ve özellikle senarist tarafını beğeni ve ilgiyle takip ediyordum. Birlikte bir tiyatro oyunu yapma teklifi götürdüm. Çağdaş bir İngiliz yazarın metniydi ve üzerine konuşmaya başladık kısa bir süre. Daha sonra Emin bazı dramaturgi sebeplerle o metinden çok emin olamadı, yazar da hâlâ hayatta olduğu ve büyük değişiklikler yapamayacağımız için vazgeçtik ve “Öteki”den bahsetti. Biliyordum ama okumamıştım, fikri çok sevdim, sahnede canlı performans ile iki oyuncunun aynı karakteri oynaması fikrinin zorlayıcı tarafı çok heyecanlı geldi ve üzerine çalışmaya başladık. Önce olduğu gibi uyarladı Emin, kendi döneminde Rusya’da geçiyordu oyun. Bugüne uyarlaması yönünde bir önerim oldu, sıcak baktı ve Golyadkin, Burak Çıplak’a dönüştü.

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

“Oyuna gayet bir tiyatrocu gibi yaklaştığımı düşünüyorum”

· Mesela, yönetmen ve uyarlayan olarak ilk tiyatro mesainizde, “Dostoyevski” ve “Öteki” hikâyesini seçme sebebiniz nedir? Sinema ve tiyatro algınızı / mesainizi hikâye içeriğindeki detaylarda ve hikâyenin sahneye düşen, dönüşen halinde görüyoruz. Siz, bu yaratım aşamasında sinema ve tiyatro güzergâhında / algısında neler yaşadınız, tecrübeleriniz, keşifleriniz, teyit ettikleriniz ne/ler oldu?

Emin Alper: Aslında “Öteki”nin seçilmesi sürecinin benim sinemacı kimliğimle bir ilgisi yok. Belirttiğim gibi hem metni sevdiğim için hem de sinemasaldan ziyade, teatral bir heyecan verdiği için seçtim. Sinemacı tarafım biraz daha yolda ortaya çıktı. Ki iki çok sevdiğim sinemacı ile çalışmak fikri zaten projeye damgasını vurdu: Sahne tasarımcımız Deniz Göktürk Kobanbay ve ışık tasarımcımız Ahmet Sesigürgil. Onların da katkılarıyla daha çok sahneleme sürecinde sinemasal buluşlar ortaya atıldı. Onun dışında oyuna gayet bir tiyatrocu gibi yaklaştığımı düşünüyorum. Zaten tiyatro demek büyük ölçüde oyunculuk demek… Sinemada olduğundan çok daha fazla oyuncuyla iç içe çalışıp hazırlanıyorsunuz. Benim için de sürecin en farklı tarafı buydu.

· “Dostoyevski” ve “Öteki” sizin, özel yaşamınızda ve sanat hayatınızda nereye -denk- düşüyor? Ve bu oyun sürecinden sonra, artık sizdeki karşılığı ve tarifi nedir?

Deniz Göktürk Kobanbay: Sanırım hepimiz hayatımızın bir döneminde, özellikle 40’lı yaşlara gelmeden (oyundaki karakter) Burak Çıplak’ın hissettiklerini bu denli yoğun olmasa da hissettik, en azından ben ve en yakınlarım hissetti… Kabul görmediğimizi, kıymetimizin bilinmediğini, hak ettiğimiz değerin fark edilmediğini, ötekileştirildiğimizi düşündüğümüz zamanlar oldu. Bu sebeple provalarda çokça kendimi kaptırıp Erdem’e ve Cem’e, “Hissettiklerin gerçek değil, sen çok değerlisin” ya da Gökhan ve Derya’ya, “Senin algıladığın gibi değil, lütfen ona yardım et” demeyi çokça hissettim. Tabii her provada bizi bambaşka duygulara sürüklemeyi becerebilen bu müthiş yetenekli dört oyuncuyla çalışmak bambaşka bir deneyim.

· Bir yapımcı olarak 2009’dan bu yana tiyatro ve 2020’den bu yana da sinema güzergâhında işleyen adeta bir cevher bulucu gibisiniz nazarımda; mesela, Emin Alper gibi sinema algısından tiyatro perspektifinin bu kadar tabiri yerindeyse “cuk” oturacağı bir oyun çıkaracağının ilk sinyalini size veren neydi? Bu yaratım aşamasında sinema ve tiyatro güzergâhında neler yaşadınız?

Nisan Ceren Özerten: Çok teşekkür ederim ve estağfurullah. Emin’in kalemini ve reji anlayışını çok seviyordum ve bir şekilde sezgisel olarak tiyatroda da çok etkili olabileceğini düşündüm. Emin’in ilk tiyatro oyunu ama bir tiyatro geçmişi ve ilgisi varmış, bunu bilmiyordum en başta. Yaratıcı üretim sürecinde yönetmen ve yapımcı arasında doğru bir iletişim de çok faydalı tabii. Sonuçta her konuda sohbet ettik, tartıştık, birlikte düşünebildik. Temposu hiç düşmeyen sürükleyici, etkili bir reji ortaya çıktı diye düşünüyorum.

 “Ayna kendimizi dışarıdan görebildiğimiz tek yer”

· Filmlerinde bu kadar taşrayı, köyü, kasabayı dert edinmiş bir yönetmen olarak ilk tiyatro deneyiminizde gayet şehirli bir hikâye seçmenizi neye borçluyuz üstadım? (İç ses: Tabii oyunda Kayseri’den İstanbul’a gelmiş bir karakter görüyoruz o ayrı, hatta oyun ortasında bir Kayseri havası / türküsü de çalıyor. / Bu arada ‘taşra’ deyince hep aklıma düşen Nurdan Gürbilek Hoca’nın tanımladığı ‘taşra sıkıntısı’ / yıllar önce yazdığı makalesi, kendisine de selam olsun!)

Emin Alper: Ben karakterlerime de hikâyelerime hiçbir zaman taşralı, şehirli vs. diye yaklaşmadım. Nitekim taşrada geçen hikâyelerimde şehirliler, şehirde geçenlerde taşralılar mevcuttu. Sözgelimi “Kurak Günler”in ana kahramanı şehirli. Avukat ve dişçi karakteri de eğitimli, büyük şehir görmüş taşralılar. Dolayısıyla benim için böyle ayrımlar yok. “Öteki”yi de bir beyaz yakalı dünyasına transfer etmeye karar verdikten sonra da tereddütsüz giriştim bunu yapmaya.

· Sahne ve ışık tasarımları, oyunda adeta ‘beşinci oyuncu’ olarak görev alıyor. Antik Yunanlılar zamanı, insanlar boyunlarına ayna kolyeler takarmış, “benim hakkımda ne düşünüyorsan boynumdaki aynadan yüzünü / kendini gör, benim için düşündüklerin aslında sensin!” minvalinde… Bu bakımdan da sahnede fonda duran aynalara ve dekorun minimalliğinin aynalar vasıtasıyla oluşturduğu derinliğe ve bunun da ikiz karaktere/tüm metne yayılmasını sevdim. Işığın ve aynaların yarattığı gölge oyunlarının havası ve anlatımı adeta biz seyircilere de bir mesaj gibiydi! Bu sahne ve ışık tasarımlarının detaylarını bir de sizlerden dinleyelim?

Emin Alper: Ayna fikri en başından beri kafamda vardı. Aslında bu ikizinle karşılaşma fikrinin bir tezahürü. Ayna kendimizi dışarıdan görebildiğimiz tek yer. Burak Çıplak karakteri için ikinci bir fırsat doğuyor. Kendisini bir ayna olmadan da dışarıdan görebiliyor. Tabii bu kişi ne kadar kendisi, ne kadar kendisinin zıttı, o oyunun ilerleyişi içinde şekilleniyor. Sahnede ayna kullanmanın hem bir riski vardı hem de bunun yarattığı bir fırsat. Söylediğiniz gibi aynada seyirci kendini görebilirdi ve bu da dikkatinin dağılmasına neden olabilirdi. Ama aynı anda kendini görerek bir anlamda Golyadkin’in yaşadığı deneyimi paylaşabilirdi. Bu nedenle ayna fikrini en başından beri çok önemsedim. Deniz de bu fikri alıp aynalardan oluşan harika paneller tasarladı.

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

Deniz Göktürk Kobanbay: Sahne ve ışık tasarımını birbirinden ayırmak mümkün değil. Ben uzun yıllardır bu anlamda dünya çapında bir görüntü yönetmeni ile çalışmanın ayrıcalığını yaşıyorum. Ahmet Sesigürgil çok önemli işlere imza atmış bir görüntü yönetmeni. Her projede ışık ve sahne tasarımında iki ileri bir geri adımlar atıyoruz beraber. İnanın, onun ışık tasarımı benim yapacaklarımı domine edebiliyor. Aslında bu harmoniyi anlatmak çok zor… Biz bile nasıl bu kadar organik hareket edebildiğimizi çözmüş değiliz henüz! Sanırım en temel ortak noktamız projeye katkı sağlayacak yeni şeyler deneme iştahımız ve başarının tümden geldiğinin farkında olmamız ve bireysel hırslarımızın olmaması.

Ahmet Sesigürgil: Deniz en azından okullu. Ben de o da olmadığından, kendimi gerçek anlamda bir stajyer olarak görüyorum sahne tasarımı ve ışığı konusunda. Ama ikimizde önceki tecrübelerimizden araştırma refleksi geliştirmeyi, tekstle ve birbirimiz ile iletişim halinde kalmayı alışkanlık haline getirmeyi başardığımız için ve “beğenilme” stresini de tanıdığımız için, elimizden geleni ardımıza koymadık tabii ki. Özünde en avantajlı olduğumuz nokta ise hem metnin hem de sahnelemenin müthiş yalın ve süslemelerden arınmış olmasıydı. Laf salatası bir yana, iş uygulamaya ve zanaatın gerçeğine gelince “Öteki”nin ışık tasarımının doğru kredisi kesinlikle şu anda da oyunun operatörlüğünü yapan ve bildiği her şeyi, tecrübesini ve zevkini benden sabırla ve hiç esirgemeyen Tolga Erdoğan‘a aittir. Geri kalan her şeyi de (video ile ilgili sahnede gördüğünüz görmediğiniz) Deniz Savaş Ertan minimum gereksinim ve akıl durduran bir özveriyle yaptı.

“Film çekemezsem tiyatroya da taşıyabileceğim metinler”

· Sizi, “Öteki” rotasında bu ekiple bir araya getiren -ki sahne ve ışık tasarımlarını yapan Kobanbay ile Sesigürgil’i daha çok sinema, dizi (bir de birer tane tiyatro oyunlarından) dünyasından tanıyoruz, bu bakımdan da sahne arkası tercihiniz daha çok sinema kadrajından olmuş gibi. Denk geldi de “bildiğim arkadaşlar” mod’u muydu; ya da bilinçli bir sinema kadrajı olsun seçimi miydi?

Emin Alper: Daha çok bildiğim, birlikte çalıştığım, sevdiğim insanlarla birlikte olma isteğiydi. Hem Deniz’le hem Ahmet’le “Alef” dizisinde birlikte çalıştık ve çok iyi anlaştık. Ayrıca Deniz’in sahne tasarımı okuduğunu ve yıllar boyu uzak kalmış olsa da sahne tasarımı yapma isteğini hep içinde taşıdığını biliyordum. Keza Ahmet de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde ışık tasarımı yapmıştı. Dolayısıyla ikisi de tiyatroya uzak olmayan insanlardı.

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

· Kesinlikle tiyatro cephesinde çok anlaşılır bir yazar Dostoyevski ve Gogolestik (Gogol’a da selam olsun!) novellası “Öteki”; ki sinemada da gördük. Merakıma / meramıma gelirsem: Koyu bir takipçiniz olarak “Abluka” ve “Tepenin Ardı” gibi filmlerin yaratıcısı olan sizin açıkçası yönetmen perspektifinizden başka bir kült yazar buluşması / hikâye uyarlaması beklerdim! Ve en derinde de ikinci tiyatro oyununuzu kaleminizden seyretmeye can atanlardanım! Ayrıca çok öncelerden beri masanızda bir oyun / metin olduğunu duymuştum, pişmesi ve sahneye düşmesi ne kadar zaman alır?

Emin Alper: Acaba kimin metnini sahneye taşıyacağımı düşünürdünüz? Sakıncası yoksa söyler misiniz? Bir dahaki oyunda belki onların metnini düşünürüz (gülüyor)… Masamda bir oyun metni yok açıkçası. Bir takım taslaklar var kafamda ama henüz metne dökülmüş değil. Sadece bazen filmlerimi tasarlarken, eğer para bulup film çekemezsem tiyatroya da taşıyabileceğim metinler olsun diye düşünmüşümdür. Hem “Tepenin Ardı” hem de “Kız Kardeşler” bu düşüncenin ışığında şekillenmiş projelerdi. Fakat hayır, henüz sadece sahne için düşündüğüm bir metin yok.

· Edebiyat uyarlamaları her dönem dikkat çekici ve bir o kadar da okur ve izleyici açısından sevgi -nefret ilişkisinde… Nazarımda, Dostoyevski’nin “Öteki”si adeta bu-günümüzün / bir yanıyla üstat Emin Alper’in “Öteki”si olmuştu! Ezcümle, karakterlere ve hikâye çatısına, bugünün uyarlamasında neler olmuştu? Bu uyarlamanın detaylarından neler çıktı? (İç ses: Alfred Hitchcock diyordu sanırım: “En iyi uygulamalar kötü eserlerden yapılan uygulamalardır” diye!)

Emin Alper: Sinemada uyarlama fikrine hep mesafeli oldum. Tam da Hitchcok’un söylediği nedenlerle. İyi bir edebiyat eserini filme almanın manası ne? Zaten orada harika bir iş duruyor. Bir de bu tip büyük eserlerin uyarlamaları hep kötü ya da zayıf kalır. “Öteki” için beni rahatlatan ilk şey bir magnum opus olmamasıydı. Yani bir “Suç ve Ceza” değil bu roman. Onun gibi edebi ve tarihsel bir ağırlığa sahip değil. Dostoyevski’nin nispeten az bilinen bir eseri. Edebiyat kanonunun içinde de sayılmaz. İkincisi bugüne uyarlarken bana çok geniş alan bırakabileceğini düşündüğüm bir öyküydü. Oldukça serbest bir şekilde uyarlamaya müsait, özünü değiştirmeden çok fazla üzerinde oynayabileceğim bir eserdi.

“Bana tıpatıp benzeyen bir insan karşıma çıksa”

· “Dostoyevski her şeyden önce bir antropologdur ve insan doğasının titiz bir deneycisidir” diyor “Dostoyevski’nin Dünya Görüşü” adlı kitabında filozof Nikolai A. Berdyaev. Peki, siz “Öteki”nin provalarında ve sahnelerken hangi tür enstrümanlardan yararlandınız? Anlatım güzergâhınızı ne/ler şekillendirdi ve nasıl evrildi?

Emin Alper: “Öteki”yi uyarlarken en başından beri edebi bir kaynak olarak kendimi sadece “Öteki” ile sınırlandırmamaya karar vermiştim. “Öteki”, “Yeraltından Notlar”dan çok daha önce yazılmış; fakat yeraltı adamını önceleyen bir kitap. Ben de yeraltı adamını bilmenin avantajıyla yorumladım “Öteki”yi, “Yeraltından Notlar”ı bir daha okudum. Sonra tekrar Gogol’e döndüm. Gogol’ün kısa öykülerini ve tabii ki “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni tekrar okudum. Hatta metinde “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne gizli göndermeler yerleştirdim. Provalar sırasında da oyuncu arkadaşlarımla bu yeraltı adamı tiplemesi üzerine bolca konuştuk, tartıştık. Kısacası, bütün bir Dostoyevski külliyatından, hatta Rus edebiyatının “küçük insan” tasvirlerinden yararlanarak şekillendirdik oyunu.

· “Öteki”nin sorusunu ben de sizlere sormak isterim: Size fiziksel olarak kusursuz bir biçimde benzeyen ama karakteri sizinkinin tam zıttı olan; nefret ettiğiniz, tahammül edemediğiniz özelliklere sahip ve aslında tam da bu yüzden sizin hedeflerinize sizden çok daha kolay ulaşabilen; hâliyle içten içe yerinde olmak isteyebileceğiniz birisi karşınıza çıksa ne yaparsınız?

Emin Alper: Bu fikir aslında insanın kendiyle kavgasının bir metaforu. En azından ben böyle yorumluyorum. Hangimiz kendimize belli anlarda “keşke kendim gibi değil de şöyle davransaymışım” dememişizdir ki? Hayatımızın çoğu “keşke şu cevabı verseydim”lerle, “neden öyle yapmadım”larla yahut “keşke ben de falanca gibi davransaydım”larla dolu. Başarısız olduğumuzu hissettiğimizde ve özellikle kendimizi başkalarıyla kıyaslayarak değersiz hissettiğimizde, keşke kendimizde olmayan özelliklere sahip olsaydık diye kafamızdan geçiririz. Bazen bunu gıpta duyarak yaparız bazen bu özellikleri öfkeyle küçümseyerek. Sözgelimi, “ben de falancanın yaptığı gibi yalan söyleseydim, belki bu duruma düşmezdim” diye düşünürüz. Ve onun gibi ahlaki zaaflara sahip olmadığımız için kendimizi teselli ederiz. İşte bütün bu kendimizle yaşadığımız mücadelelerin somutlaşmış bir metaforu aslına “öteki”. Bana tıpatıp benzeyen bir insan karşıma çıksa, herhalde önce “Dışarıdan nasıl görünüyorum” diye düşünürüm. Sonra da onun farklı özelliklerini keşfettikçe, “Böyle bir var oluşa da sahip olabilirdim. Acaba hangi varoluş daha cazip?” diye düşünürdüm; ve kendi ahlaki var oluşumla hesaplaşmaya girerdim.

 Nisan Ceren Özerten: Olamayacağını bilmenin rahatlığı ile cevap verebilirim sanırım, çok isterdim böyle çılgın bir durumun içinde kalmayı.

 “Ben şöyle bir fikre kapıldım Anton Antonoviç, bugünlerde maske takıp dolaşanların sayısı o kadar çoğaldı ki maskenin altında kim olduğunu anlamak çok zor” diyen “Öteki” ve “İnsan doğasının derinliği sağlıkta değil delilikte, hukukta değil suçta, gündüz hayatında değil gece hayatında, bilinçli olarak organize edilmiş bir ruh ışığında değil delilikte ortaya çıkar” diyen Dostoyevski; günümüzde biz fanilere ne söylemektedir? Günümüzün “Öteki”leri kimlerdir sizce? Ya da soruyu biraz tepetaklak ederek; 2024 yılı itibariyle bu kaygı ve matrix çağında, her bir fani -adeta- “birer Dostoyevskiyiz” veyahut “bi Dostoyevski karakteriyiz” diyebilir mi/yiz?

Emin Alper: Delilik insanın yaşadığı bütün çelişkileri en keskin ve en yoğun haliyle gözlemleyeceğimiz bir var oluş biçimi. Belki de bunun için pek çok edebiyatçıya cazip geliyor. Nietzsche’nin malum Dostoyevski için insan psikolojisi ile ilgili her şeyi ondan öğrendim mealinde bir lafı var. Dostoyevski modern nevrotik insanın ruh halini bütün detaylarıyla anlatmayı çok iyi başarmış bir yazar. Kışkırtılmış arzular, hedefler, başarı isteği, “büyük insan” olma arzusu ve bu isteklerin sürekli ketlenmesi, büyüklük hezeyanları ve hemen onu takip eden aşağılık kompleksleri, değerlilik ve değersizlik hissi arasında bocalayan modern insan… İşte bunlar Dostoyevski’nin merceğindeki insan.

“Bana her yerdeler gibi geliyor”

· “Öteki”de sizi en çok etkileyen bölüm ya da sahne hangisi? Ve bu sizde nasıl bir his dünyası yaratıyor?

Ahmet Sesigürgil: Buna edebi bir cevap vermeyi çok isterdim ama Derya’nın (Karadaş’ın oynadığı Hayriye karakteri) sarhoşu her oynadığında ben bitmesin istiyorum. Bu sahneyi neden güzelim oyundan ve hikâyeden seçtiğimin analizi ise işime gelmeyebilir…

Deniz Göktürk Kobanbay: Oyunda, Burak ve Hayriye’nin ilişkisi beni çok etkiliyor. İkisinin perspektifinden baktığımda, ikisi de o kadar mağdur ki. Hayriye’nin perspektifine ayrı bir oyun yazılabilir.

Nisan Ceren Özerten: İki Burak karakterinin evde baş başa zaman geçirip, adım adım yaklaştıkları bir gecede geçen sahneyi ilk yazdığından beri Emin’i çok seviyorum.

Öteki: “Acaba hangi varoluş daha cazip”

· Diyelim ki oyunun karakterleriyle tesadüf bu ya denk düştünüz ve aynı masalarda kelamdasınız. Öncesinden de az-çok hayat hikâyelerini biliyorsunuz. Onlara bir sözünüz olsa, bu ne olurdu?

Deniz Göktürk Kobanbay: Uzun uzun sarılmak isterdim, “Hissettiklerinde çok haklısın ama geçecek, sakın pes etme ve seni değiştirmelerine izin verme çünkü bu dünyayı ayakta tutan Burak Çıplakların orta sınıf ahlakı” derdim.

Ahmet Sesigürgil: Bana her yerdeler gibi geliyor. Bu aralar herkese söylemek istediğim, “Siz de bu yolda devam edin bakalım, bize her renk lazım.”

· Son zamanlarda size iyi gelen neler var; kitap, müzik, tiyatro, sergi veyahut bir an veya bir fotoğraf karesi gibi, paylaşırsanız biz sanatseverler de nasiplenelim isterim?

Emin Alper: Bu aralara tekrar (Rus asıllı, ABD’li yazar Vladimir Vladimiroviç) Nabokov okuyorum. Bir yanıyla çok sevdiğim Rus edebiyatının bir parçası, bir yanıyla da bu edebiyatta çok ayrıksı bir konum işgal ediyor. Hayatı inanılmaz çalkantılarla dolu ve trajik. Ailesiyle birlikte Bolşevik Devrimi’nin ardından bütün mal varlığını kaybedip sürgünde yıllarca yarı aç yarı tok yaşıyor. Babasını bir suikastta kaybediyor. Kardeşi Nazilerin toplama kampında ölüyor. Yahudi karısıyla Nazilerden kıl payı kaçarak Amerika’ya yerleşiyor ve ancak 50’sinden sonra biraz rahata eriyor. Bütün bu karanlık hayatına rağmen edebi neşesini ve oyunculluğunu hiç kaybetmemiş birisi. Çok etkileyici bir üslupçu… Ve ayrıca o da bir doppelganger fikri tutkunu. “Cinnet” romanı bu fikrin baş aşağı edilmesi üzerine kurulmuş çok çılgın bir eser. Onun sürgün döneminde yazdığı hikâyeleri okuyorum bu aralar.

Ahmet Sesigürgil: Yazar: (ABD’li bilimkurgu ve fantezi yazarı)

Ken Liu… Sergi: “Brancusi” at the Pompidou Centre (27 Mart’ta başlıyor)…

Deniz Göktürk Kobanbay: Son zamanlarda çokça E.I. dünyası beni ele geçirmiş durumda. Bunda projemizin tüm dijital tasarımlarını yapan Deniz Savaş Ertan ve oğlum Alp Kobanbay‘ın etkisi büyük. Amatör olduğum bu alanda çok tesadüfi fakat müthiş yerlere gidebiliyorum. Anlar nasıl anlatılır bilemedim, her yaratım sürecimin tek mimarı anlar olmasına rağmen anlatmak çok zormuş bu soruyla anladım. John Berger’in “Görme Biçimleri” kitabını onlarca kez okumuşumdur, görmekle ve anları biriktirmekle ilgili fazlasıyla takıntılı biriyim. Yönetmen Ali Abbasi’nin yönettiği “Border”, Lawrence Micheal Levine’in yönettiği “Black Bear”ı şiddetle tavsiye ederim. Müzik ana dair, o an ruhumuza ne iyi geliyorsa o. Ama benim tasarımını yaptığım, Ferzan Özpetek’in yönettiği “Napoli Velata” filminin müziklerini dinlemek çoğu ana hizmet edecektir.

· 2024 projelerinizden, kafanızda veya hayalinizde veyahut masanızda olan işlerden bahseder misiniz?

Emin Alper: 2024 yazında çekmek istediğim film projem sırada bekliyor. Senaryo aşağı yukarı hazır… Finansman sorununu çözmek için uğraşıyoruz. Her şey yolunda giderse yaz sonu sonbahar başı gibi çekmek istiyoruz.

Nisan Ceren Özerten: Engin Günaydın’ın yazdığı ve Doğu Akal ile birlikte yönettiği “Hücreler” isimli oyunumuz da yeni prömiyer yaptı. Haklarını aldığımız metinler var, doğru zamanlarda doğru kreatiflerle onları hayata geçireceğiz. Bir müzikli oyun-müzikal hazırlığımız da var. Mini dizi-tiyatro oyunu iç içe geçen çok heyecan duyduğumuz bir proje var. Bütün bunların üzerine çalışmaya devam ediyoruz.

Deniz Göktürk Kobanbay: Birbirinden güzel 3 tane sinema projesi içinde karar vermek zorunda kaldım, çünkü üçü de aynı zamanda çekiliyor. Ne kadar mutlu ve mutsuz olduğumu anlatamam. Ama kendime söz verdim, ne olursa olsun her sezon bir tiyatro oyununa dahil olacağım. “Öteki” serüveni için Nisan Ceren Özerten ve güzel ekibine, beni yalnız bırakmayan ekip arkadaşım Murat Yılmaz’a ne kadar teşekkür etsem az.

Ahmet Sesigürgil: Şu anda Gazapizm’in yeni albümünü deneysel bir film olarak yapmaya çalışıyoruz. Bu proje beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Dramadan da belgeselden de klip kültüründen de beslenen, cümlesi dişe dokunur; dolayısıyla hiçbiri de olamayabilecek yaratıcı anlamda felaket riskli bir havuç. Peşindeyiz.

Haziran 13, 2024

KKM’de gerileme devam ediyor

Kur Korumalı Mevduat tutarı 2 trilyon 98 milyar 146 milyon...

Haziran 13, 2024

Kırşehir bayram namazı saat kaçta? Kırşehir 2024 Kurban Bayramı namazı vakti, saati Diyanet

KAYNAKCnnturk.comKurban Bayramı’nda bayram namazı sonrasında kurban ibadetini yerine getirecek olan...

Haziran 13, 2024

Bursa Valiliği’nden Sinan Ateş’in ablası Selma Ateş’le ilgili açıklama

Bursa Valiliği'nden yapılan açıklama şu şekilde;12.06.2024 günü bazı basın yayın...

Haziran 13, 2024

Adana bayram namazı saat kaçta 2024? Adana Kurban Bayramı namazı vakti Diyanet!

KAYNAKCnnturk.comAdana bayram namazı saatleri mübarek Kurban Bayramı vesilesiyle gündemde yer...

Haziran 13, 2024

SON DAKİKA… Merkez Bankası rezervleri tüm zamanların en yüksek seviyesinde

TCMB toplam rezervleri, 7 Haziran haftasında bir önceki haftaya göre...

Haziran 13, 2024

Hizbullah, İsrail sınırına füze atıyor: CNN TÜRK ekibi sıcak nokta Lübnan sınırında!

İsrail-Lübnan sınırında süren gerilimde tansiyon düşmüyor. Gazze’deki savaşın Lübnan’a da...

KKM’de gerileme devam ediyor

Kur Korumalı Mevduat tutarı 2 trilyon 98 milyar 146 milyon liraya geriledi. Haberin Devamı Haberin Devamı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Kur Korumalı Mevduata ilişkin

Daha Fazla Oku